Europäisches Institut für Menschenrechte - Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu -
       Europäisches Institut für Menschenrechte- Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu -

Başkan Erdoğan‘ın Finlandiya ve İsveç'in NATO üyeliği bağlamında  Rusya ile Ukrayna'yı yönelik diplomasisi

 

Başkan Erdoğan‘ın Finlandiya ve İsveç'in NATO üyeliği bağlamında

 Rusya ile Ukrayna'yı yönelik diplomasisi

Ümit Yazıcıoğlu

Batı dünyasında ülkemiz Türkiye ‘nin Devlet Başkanı, eski Başbakanı, Adalet ve Kalkınma Partisi lideri değerli Recep Tayyip Erdoğan'ın Sultan olarak anılması boşuna değil.

 

Mesele sadece, rahmetli Atatürk'ün inşa ettiği ülkemizin neredeyse yüz yıllık Batılılaşmasından sonra, geleneksel değerlere keskin bir dönüş yapmış olması değil.  Osmanlı hanedanından gelen ilk padişahların ruhuyla, Başkan Erdoğan sayısız tehlikeden kaçınmayı başardı, sırayla tüm düşmanlarını yerle yeksan etti, siyasi rakiplerini siyasi arenada yendi. Her şeyden önce Türk toplumu, Türkiye'nin son 200-250 yılda hiçbir zaman dünyada bu kadar nüfuz sahibi olmamasına ve şimdi olduğu gibi bağımsız bir dış (ve sadece iç değil) iç politika izlememesine şaşırıyor.

 

Tabii ki, bu gelişmede 2002’den itibaren elverişli siyasi koşullarda etkin bir rol oynadı: Amerikan gücünün düşüşü, Avrupa'nın alacakaranlığı, Rusya ve Çin'in artan önemi, Washington hegemonyasına karşı mücadelelerinde bölgesel liderlere güvenmeye çalışıyor. Ancak Türkiye'nin gelişmesinde Başkan Erdoğan'ın kişisel tavırları çok büyük başarılar elde edilmesinde etkili oldu.  Nasıl Rusya'nın gelişmesinde Putin'in rolü etkiliyse, belki de bu nedenle, bu iki güçlü politikacı, Rusya ile Türkiye arasında var olan çok sayıda nesnel çelişkiye rağmen, birbirleriyle ortak bir diplomatik lisanla iki ülke arasındaki ciddi sorunları çözmede başarılı oldular.

 

Rusya ile Türkiye arasındaki son yıllardaki diplomatik ve ekonomik ilişkiler gösteriyor ki, her iki ülke samimi bir şekilde anlaşarak her zaman sorunlarına  çözüm buldular. Aynı zamanda, Rusya ve Türkiye'nin Batı ile ilişkilerinde eğer batı her iki ülkeyle eşit şartlarda müzakere etmek istemiyorlarsa, her iki liderde her zaman Batının iki yüzlü politikalarına sert tavır aldılar.  Bu gerçekliğe basını yakından takip eden herkes, yani hepimiz siyaseten bunu inkâr edemez bir şekilde tanık olduk.  

 

Başkan Erdoğan’ın Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşı barışla sonlandırma palanına gelince.

 

24 Şubat 2022 gecesi Rus birlikleri Ukrayna'nın batı ve kuzey sınırlarını geçtiğinde, tüm dünyanın dikkati Kiev'in kaderine çevrildi. Odessa'ya yaklaşık 140 km uzaklıktaki Karadeniz'in aşırı güneyine, o gece Rus filosunun saldırıp tüm Ukrayna garnizonunu Yılan Adasını ele geçirdiğinde, kimsenin dikkatini çekmesi olası değildi , çünkü  sadece 46 dönüm kaya ve çimenden oluşan bir kara parçası. Ancak 20 Haziran 2022 sabahı erken saatlerde, Ukrayna kuvvetlerinin adaya asker çıkarma amaçlı bir başka büyük girişimi, Rus operasyonunun hala ciddi zorluklarla karşı karşıya olduğunun sinyalini veriyor. Ruslar, Serpent Adası yakınlarında yüksek irtifada bir ABD Hava Kuvvetleri Global Hawk RQ-4 stratejik keşif insansız hava aracı tespit ettiklerini ve görünüşe göre Ukrayna muharebe pozisyonlarına koordinat aktardıklarını söylüyorlar.

 

27 Haziran 2022 günü NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Türkiye, İsveç ve Finlandiya'nın NATO'ya katılmaları için kapı açması gereken bir anlaşma üzerinde çalıştıklarını söyledi.  28 Haziran 2022 'de anlaşma imzalandı. Türkiye itirazlarını geri çekti. Aynı zamanda Başkan Erdoğan, Ankara'nın istediğini aldığını kaydetti.

 

Bu bağlamda ilk önce değerli Başkan Erdoğan'ın başlangıçta İskandinavya'nın NATO üyeliği konusunda oldukça yapıcı bir tavır aldığını hatırlatmama izin verin. Talepleri, NATO'nun üyelerinin toplu güvenliğini sağlayan bir örgüt olduğu gerçeğine dayanıyordu. Dolayısıyla İsveç ve Finlandiya, Türkiye’nin terörist olarak gördüğü PKK, YPG/PYD örgütlerini ve Fetö/PDY'sına karşı izledikleri tutumlarını değiştirmezlerse NATO üyesi olamazlar, açıklamaları yapıldı.

 

Aslında Başkan Erdoğan'ın tutumu şuna benziyordu:

Türkiye'nin onayıyla NATO, Soğuk Savaşın sona ermesini müteakip dört genişleme dalgası yaşamıştır: 1999’da Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya, 2004’de Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya, 2009’da Hırvatistan ve Arnavutluk, Haziran 2017’de ise Karadağ NATO’ya üye olmuşlardır. Kuzey Makedonya 2020 yılında 30. Müttefik olarak İttifaka katılmıştır. 

 

"NATO'ya katılmak istiyorsanız, teröristleri desteklemeyi reddedin." Ve zat-ı alilerinin görüşlerine göre ülkemiz açısından mantıklıydı. Rusya'da, İkinci Çeçen Savaşı'nın başlangıcında, toplumun Çeçenlere karşı tutumu, Türkiye'nin Kürtlere karşı tutumundan çok daha iyiydi. Kürtler, Lukashenka'nın sözleriyle, 20. yüzyılın başına kadar, onlar “kadim Osmanlıcıydılar. Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı ailesi tarafından kurulan çok uluslu bir imparatorluğun Müslüman tebaasından oluşmaktadır. Kafkasya'da ve İran'la sayısız çatışmada Türk askeri kuvvetlerinin temelini düzenli olarak oluşturanlar Kürtlerdi. Müslüman Kürtler 20. yüzyılın başındaki Ermeni katliamlarının hem mağduru ve hem de Osmanlıyla birlikte hareket ederek hadisenin tarafıydılar, çünkü aynı topraklarda Ermeni olan Hristiyanlarla birlikte yaşadılar, ancak farklı güçlere ve yönlere yöneldiler: Ermeniler - Hristiyan Rusya'ya Kürtler - İslami Ümmetinin birlikteliğine inanıyorlardı. O zamanlar savaş durumunda olan İmparatorluğun yanında yer aldılar.

 

Ancak zaman geldi ve ülkenin batılılaşmasını gerçekleştiren ve çok etnikli Müslümanlardan oluşan Anadolu’da bir Türkiye Cumhuriyeti kuran Atatürk, Kürtleri Türk vatandaşı olarak kabullendi. İşte o zaman, Atatürk tarafından dikkatsizce uyandırılan İslam savaşçısı olan ümmet yanlısı Kürtlerde Kürt milliyetçiliği alevlendi. Kürtler, imparatorluğun bitiğini İslami ümmetinin artık olmadığını görerek onları imparatorlukla din temelinde birleştiren mozaiğin kırıldığını, kendilerinin Türk vatandaşı olduklarına, dolayısıyla bir kısım ümmetçi Kürtler o zaman kendi devletlerini kurmak için 1925’de isyan ettiler.  

 

Bu ayaklanmada kendilerine göre kendilerini Haklı görüyorlardı.  Ancak o dönem zaten Ortadoğu zaten diğer emperyalist güçler arasında bölünmüştü ve bu emperyalist güçler aralarında Kürt devletinin kurulmasını arzu etmiyorlardı. Zira emperyalistler acısından Kürtlerin devlet kurmalarında yer yoktu, çünkü böyle bir durumda onlara göre çok fazla kişinin çıkarlarından ve topraklarından vazgeçmesi gerekecekti. O zamandan beri Kürtler, kendilerine sunulan yöntemlerle - partizan eylemlerle ve dolayısıyla şiddet kullanarak – bağımsız bir devlet kurmak için mücadele verdiler halende veriyorlar. 

 

Ayrıca bu bağlamda belirtmek gerekir ki çok sayıda Kürt örgütü, Irak'ta özellikle Saddam Hüseyin döneminde katledildiler, Türkiye Halepçe Katımından kurtulan Kürtleri bağrına bastı, onlara yardım etti, bu iyi gelişmeye rağmen Türkiye'ye karşı PKK silahlı mücadele veriyor, ülkemizi baş düşman olarak görüyor. Bu şiddet metodundan genel olarak tüm Kürtler sorumlu olmasa da Başkan Erdoğan'ın PKK’yi terörist olarak değerlendirmesi tüm dünya ülkeleri tarafından kabul görmüş bir düşünce, çünkü PKK terörist örgütler listesinde kayıtlı. İsveç’in mazlum Kürtleri memnuniyetle misafir ediyorsa buna kimsenin itiraz ettiği yok. Fakat PKK tüm dünyada, NATO ‘üye devletler ve tüm Avrupa Birliğe ülkeleri tarafından Terörist bir örgüt olarak kabul ediliyor.  Dolayısıyla Türkiye NATO ya üye olmak isteyen bu iki ülkenin Terörizme destek vermemesini talep ediyor, zira NATO’ya üye olmak isteyen İsveç ve Finlandiya bu askeri pakta alınmak istiyorlarsa Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenlik politikalarını saygı göstermeli ve çıkarlarını korumalılar.

 

Ayrıca Türkiye’de 15 Temmuz 2016 tarihinde, PDY ‘sının başını çektiği Fetö Terör Örgütü’ne bağlı bir grup, Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki mensupları vasıtasıyla askeri bir darbe girişiminde bulunmuştur. Türkiye’nin pek çok ilinde hareketli saatler yaşanmasına neden olan bu darbe girişimi esnasında yaşanan olaylar, özellikle Ankara ve İstanbul’u etkilemiş; bu iki kentimizde gerçekleştirilen saldırılar, maddi ve manevi ağır kayıpların meydana gelmesine yol açmıştır.

 

15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe girişimi, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içinde örgütlenen FETÖ mensubu bir grup subay tarafından Genelkurmay Başkanlığı Karargahı’nda başlatılmıştır. Bir dinî hareket ve grup olarak beliren bu terörist örgütlenme, 1970’li yıllarda Işık Evleri adı altında birtakım yurtlar açmasıyla ivme kazanmıştır. Özellikle eğitim alanında örgütlenmeyi hedef alan PDYsı, zaman içerisinde faaliyet sahalarını genişletmiş, devletin stratejik kurumlarına sızmaya başlamış ve nihayetinde 2016 yılında mevcut iktidarı zorla devirmeyi hedef alan bir darbe girişiminde bulunmuştur.  Dolayısıyla ülkemizde PDYsı terörist bir örgüt olarak değerlendirilmektedir.  Yargı kararlarına göre 2016'daki askeri darbe girişimine FETÖ ‘nün aktif katılımı tespit edilmiş bulunmaktadır. Bu askeri darbe yapmaya teşebbüs edenler kim ne derse desin, devlete karşı seksen beş milyon vatandaşımıza karşı terör suç işlemişlerdir. 

 

Genel olarak Başkan Erdoğan, İsveç ve Finlandiya'nın resmi bir anlaşma çerçevesinde PKK, PYD/ YPG ve FETÖ ye karşı tutumlarında bir değişiklik elde etmek için anlaşma sağlandı: Buna göre; İsveç ve Finlandiya   PKK, PYD /YPG ve FETÖ ye vermiş oldukları destekten vazgeçecekler. Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını koruyacaklar ve ülkemizle iş birliği yapmaya hazır olmalılar. Ankara'nın terörist olarak gördüğü kişileri ülkemize teslim etmeliler ve terörle mücadele etmeliler gerekiyor.

 

NATO üyesi olan batılı "beyler" her zamanki gibi boş bir kâğıt imzalayacaklarını düşündüler - İsveç ve Finlandiya NATO'ya katılacak ve ardından Başkan Erdoğan'a hiçbir şey vaat etmemiş gibi davranacaklardı. Kurt çok dolu olmayabilir, ancak koyunlar güvende ve güvenilir bakım altında olmalılar. Ancak, sert siyasi yüksük yapıcılar tarafından bir aldatma girişimine izin Başkan Erdoğan izin vermedi. Başkan Erdoğan kendisinden açıkça beklenmeyen bir hamle yaptı ve Stockholm ve Helsinki'nin geri çekilme yolunu kesti. Anlaşmanın imzalanmasından hemen sonra Başkan Erdoğan imzalanan anlaşmanın ruhuna ve içerigine dayanarak İsveç ve Finlandiya'dan 33 terör suçundan zanlı şahısın yargılanmak üzere Türkiye'ye iade edilmesini istedi. Malumunuz NATO, Türkiye’nin güvenlik ve savunma siyasaları ile planlamalarının temel unsurlarından biri olmasının ötesinde, demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi evrensel değerlere ve bunların savunulmasına bağlılığının da timsalini ve “Batılı kimliğini” teşkil eden unsurlardan biridir. İttifaka üye olduğumuz 1952 yılından bu yana NATO, ülkemizin güvenliğinin temininde merkezi bir role sahip olmuş; ayrıca Avrupa Atlantik yapılarıyla bütünleşme hedefimize muhtelif açılardan kayda değer katkılarda bulunmuştur. Ülkemiz de, kapsamlı askeri yeteneklerinden de bilistifade, diğer Müttefiklerle paylaştığı ortak değerlerin savunulması yönünde üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmiştir.

 

Batı hemen kendisini çok zor bir durumda buldu:

Bir yandan Başkan Erdoğan'ın iddiaları karşılanmazsa, haklı olarak İsveç ve Finlandiya'yı yalan söylemekle suçlayacak ve Türkiye'nin girişlerine yönelik onayını geri çekebilir, çünkü halen bu iki ülkenin NATO üyelik prosedürü henüz yasal olarak kabul edilmemiş değil. Sadece NATO' askeri ittifakına katılmalarının daveti var. Önümüzde şimdi dört adım daha var, bunlardan biri üyelik protokolünün her mevcut NATO üyesi tarafından imzalanıp onaylanmasını içeriyor. İşte bu noktada Türkiye daha fazla hareketi engellemekte serbesttir.

 

Yunanistan'ı bir kez daha uyarıyoruz.

Başkan Erdoğan bu uyarıyı yaparken acaba hangi savaşı hatırladı veya Voroshilov'un bununla ne ilgisi var?

 

Öte yandan, Batı normları, kendi ülkelerinde ölüm cezasına çarptırılan siyasi mültecilerin iadesini yasaklıyor.  Ülkemiz Türkiye'de terörle suçlananların hiç birisi ölüm cezasına çarptırılamıyor, çünkü 14 Temmuz 2004 tarihli 5218 sayılı kanunla Türk Ceza Kanunu'ndan ölüm cezaları ile ilgili maddeler çıkarılmış, böylece ölüm cezası Türk Hukuku'ndan tamamen kaldırılmıştır.

 

Dahası, ülkemizin terörist olarak değerlendirdiği örgütler Finlandiya ve İsveç'in sosyal ve siyasi yaşamına yaşadıkları bu iki ülkede aktif olarak katılıyorlar. Dolayısıyla bunların iadelerinin bu her iki ülkedeki durumu istikrarsızlaştıracağı ve hatta mevcut hükümetlerin düşmesine yol açacağı malum.

 

Şimdi, saf Doğulu bir adamı ustaca aldattıklarını düşünen Türkiye'nin Batılı NATO’daki bu ortakları, rahatsız edici olan bu bir durumdan bir çıkış yolu bulmak için bir tavada dönmeleri gerekecek. Öte yandan Başkan Erdoğan (doğrulanmamış ama çok makul söylentilere göre) Amerikalıları da eziyor ve S-400 anlaşmasından sonra Türklere silah tedarikine getirilen tüm kısıtlamaların kaldırılmasını talep ediyor. Doğru, Washington ‘un yüzük yapımcıları, Avrupalı ​​küçük kardeşlerinin aksine, sözlü olarak söz vermelerine rağmen, yazılı olarak herhangi bir şeyi düzeltmeyi kesinlikle reddediyorlar. Bununla beraber prensipte Türkiye gerçekten istediğini aldı demek yanlış olmaz.  

 

Mevcut kriz nasıl çözülürse çözülsün, Türk artık anlamalı: İskandinavya ülkemiz için güvenli bir liman olmaktan çıktı.  Başkan Erdoğan'a gelince, seçimlerin arifesinde, gerçekleştirilen kombinasyon sonucunda reytingi önemli ölçüde arttı.

 

Dolaysıyla bu bağlamda geleneksel soru devam ediyor:

 

Rusya ne yapmalı?

Aynı planlandığı gibi. Rusya için durum değişmedi. İsveç ve Finlandiya, NATO'ya katılıp katılmadıklarına bakılmaksızın, bir ay önce Amerika Birleşik Devletleri ve Büyük Britanya'dan güvenlik garantisi aldılar. Yani Kuzeybatıdaki askeri altyapı her halükârda Rusya tarafından güçlendirilecek. Günümüzde İsveçlilerin ve Finlerin başka devletlere saldırmaları pek olası değil. Ancak her iki ülkenin istihbarat birimleri kendi isteklerine ve ulusal çıkarlarına karşı olsa bile provokasyonları örgütlemede ustalar. Genel askeri tehlike durumu ve küresel siyasette artan gerilim göz önüne alındığında, her ihtimale karşı dikkatli olmalıyız.

 

NATO'da tartışma

Vaşington Antlaşması uyarınca NATO’nun asli görevi, üye ülkelerin özgürlük ve güvenliklerini siyasi ve askeri yöntemlerle korumaktır. İttifak, bir ortak değerler topluluğu teşkil etmekte; Müttefikler, demokrasi, bireysel özgürlük, hukukun üstünlüğü ve uyuşmazlıkların barışçı yollardan çözümü gibi ortak değerlere ve bu değerlerin Avrupa-Atlantik bölgesinde muhafazasına bağlı bulunmaktadır. NATO aynı zamanda, üyelerinin ortak ilgi alanına giren güvenlik konularında istişarelerde bulundukları ve ortak hareket ettikleri bir transatlantik forum işlevi görmektedir. Bu niteliği itibariyle NATO, Kuzey Amerika ve Avrupa’nın güvenliğinin bölünmezliğini simgelemektedir.

 

NATO'da her konuyu  tartışma mümkün ve karar alma mekanizmasının kendisi çalışıyor. Üye ülkelerin temsilcileri her gün Brüksel'de toplanıyorlar, çeşitli konularda anlaşmaya varıyorlar. NATO'nun kendi bütçesinin işleyişi için artık daha fazla kaynak ayırmaya başladılar. Amerikalılar için soru hem demokratik değerlere saygı duymak hem de kendilerine daha etkili bir karar alma mekanizması sağlamaktır. Komuta yapısını optimize etmek, NATO'nun önde gelen gücü olarak Amerikalılar için öncelikli. Çünkü bugün küçük bir ülke, Washington'un yıllardır beslediği jeostratejik planlarını bozabilir. Tabii ki bu tarz oyunları oynayabilmek için de belli bir iradeye sahip olmanız gerekiyor. Türk lider değerli Başkan Erdoğan bunu başarıyor ama diğer ülkeler başaramıyorlar.

 

 

 

5 Temmuz 2022, Lüksemburg

 

 

Empfehlen Sie diese Seite auf: