Europäische Institut für Menschenrechte - Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu -
      Europäische Institut für Menschenrechte - Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu -

Federalizm bağlamında bir ulusun temel özelliği

Federalizm bağlamında bir ulusun temel özelliği

Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

 

Merhaba!

Geçtiğimiz hafta bu sütunlarda sizlerle paylaştığım "Kürtlerin Geleceği: Federalizm" başlıklı makalemin bun ikinci bölümünü hep birlikte okuyalım.

 

Federalizm Türkiye'nin Kürt sorununa nasıl çözüm getirebilir?

 

Türkiye'deki uzun soluklu Kürt sorunu, iç politika ve uluslararası ilişkiler bağlamında önemli bir kavşak noktası olmuştur. Günümüzde, bu sorunun çözümüne yönelik olarak Türkiye'nin federal bir devlet modelini benimsemesi gerektiği düşüncesi, giderek daha fazla destek görmektedir. Bu makalede, Türkiye'nin federalizm perspektifini ele alarak, özellikle de çocukluğu ve gençliği Tekman’da geçmiş olan bir hukuk bilimcisinin bakış açısından Kürt sorununa yaklaşmayı amaçlıyorum. İlk etapta Federalizm bağlamında, bir ulusun temel özelliği olarak karşımıza çıkan homojenlik konusunu irdelemek gerekmektedir.

 

Hukuk dilinde "homojenlik," bir ulusun temel özelliği olarak, toplumun genel olarak benzer veya aynı etnik, dilsel, kültürel ve dini özelliklere sahip olma durumunu ifade eder. Bu noktada, federal bir yapı içinde Kürt sorununun çözüme kavuşturulabilmesi için homojenlik kavramının nasıl ele alınması gerektiği önemli bir sorudur. Federal bir Türkiye'de, çeşitli etnik, dilsel, kültürel ve dini grupların varlığı göz önünde bulundurularak nasıl bir homojenlik tanımı yapılacağı, hukuki bir perspektiften detaylı bir şekilde incelenmelidir. Makalenin devamında, federalizmin bu çerçevede Kürt sorununa nasıl bir çözüm getirebileceği, hukuki açıdan değerlendirilecek ve federal bir devletin avantajları ele alınacaktır. Bu yaklaşımımla makalem, Türkiye'nin içinde bulunduğu karmaşık siyasi ve sosyal dinamikleri göz önüne alarak, adil ve sürdürülebilir bir çözüm arayışına katkı sağlamayı hedeflemektedir.

 

Homojen toplum

Homojen bir toplum, üyeleri arasında büyük ölçüde benzer özelliklere sahip olan ve ortak bir kimlik, dil veya kültürü paylaşan bir topluluğu temsil eder. Homojen bir ulus, genellikle aynı hukuki ve siyasi çerçeveyi paylaşır ve bu birliktelik, toplumun birlik ve istikrarını destekleyebilir. Ancak homojenlik, çeşitliliğin olmadığı ve farklılıklara yer verilmeyen toplumları ifade ettiği için bazen eleştirilebilir. Ayrıca, hukuki eşitlik ve hakların korunması gibi ilkelere vurgu yapar. Hukuk dilinde homojenlik, ulusal kimlik, etnik yapı ve kültürel birliği belirtmek için kullanılır.  Bir ulusun temel özelliği olan homojenlik doğal bir şey değil, toplumsal bir yapıdır. Üstelik milletin siyasal biçime sokularak ulus devlet haline getirilmesi sürecinden doğan bir iktidar ürünüdür. Heterojenlerin birleşmesi bir yandan fiziksel güçle, bugün var olan ulus devletlerin yalnızca birkaçı savaştan doğmamıştır, diğer yandan da egemen gurubun kültürel gücüyle sağlandı. Milletler "hayali topluluklardır" düşüncesinde olan bilim insanları’ da mevcuttur. 

 

Bu bağlamda belirtmek gerekir ki; Başta Türkiye olmak üzere Dünyadaki hiçbir ülke etnik açıdan homojen değildir. Örneğin Alman Federal Cumhuriyet'te dört etnik grup daha yaşıyor: Sorblar, Frizyalılar, Danimarkalılar, Sintiler ve Romanlar. Avrupa devletlerinde bunların sayıları 3500 civarında, dünya çapında ise 10.000 civarındadır. Tarih boyunca devlet kurma süreçleri ve sınır değişiklikleri yoluyla mevcut devletlere dahil edilmişler, ancak yine de kendilerini "devlet" veya "tamamen halka ait hissetmiyorlar. Milliyetçilik çağı ise "Kudüs'e Yolculuk" gibiydi: Halkların sayısı, potansiyel olarak yaşayabilir devlet birimlerinin sayısını aştı. Bu bağlamda bir rekabet ortaya çıkıyor, örneğin "Müzik" durduğunda Kürtler, Tatarlar ve Osetler yersiz kalıyor. Diğer durumlarda ise İspanyollar, Basklılar ve Katalanlar sandalyede oturuyor. Ancak herkes etnik kimliğini eşit şekilde yaşamak istiyor. Bununla beraber ulus devletin homojenlik iddiası, etnik heterojenliğin göz ardı edilmesiyle sonuçlanır. Ayrımcılık sıklıkla görülen bir sonuçtur. Bu dört gruptan birinden fazlası kültürel, üçte birinden fazlası ekonomik veya sosyal olarak ayrımcılığa uğruyor. Her iki kişiden daha fazlası siyasi ayrımcılığa maruz kalıyor.

 

Bu tespittende anlaşıldığı gibi gerçek etnik heterojenlik, klasik siyasi düzen modeli olan ulus devlet kavramına taban tabana zıttır. Bu nedenle ortaya çıkan gerginlik çok sayıda etnik çatışmaya yol açıyor. İster Balkan savaşlarında ister Doğu Timor çatışmasında olsun, şiddetin arkasında fiili olarak heterojen bir dünyada homojen bir devlet yaratma çabası vardır. Çoğu durumda gruplar artık homojenlik kavramını itirazsız desteklemeye istekli değiller. Algılanan eşitsizlikleri adaletsizlik olarak algılıyorlar ve kimlik topluluğunun kültürel işlerini bağımsız olarak düzenleyebilmek için siyasi katılım veya özyönetim talep ediyorlar. Bir ulus devlet genellikle bu tür talepleri egemenliğine yönelik bir saldırı olarak görür.

 

Sonuç, bilinen sıcak noktaların önerdiğinden çok daha sık meydana gelen etnik çatışmalardır: 2014'teki 347 yerel çatışmanın yaklaşık yüzde 60 ila 70'i “etnik” olarak ilan edilebilir. Neredeyse her üç çatışmadan biri özerklik veya ayrılma talepleri etrafında dönüyor. Avrupa, Asya-Okyanus bölgesinden sonra en yaygın ikinci sahnedir. Kendi devleti veya özyönetim hakları için verilen mücadelelerin yüzde 28'i burada gerçekleşti. Kaynaklar veya arazi konusundaki anlaşmazlıkların aksine bu, çıkarlarla ilgili değildir. Etnik çatışmalar kimlik çatışmalarıdır. Çatışan tarafların ne istediğine (veya istediklerini iddia ettiklerine) değil, ne olduklarına veya olduklarına inandıklarına dayanırlar. Etnik çatışmaların nedeni, devlet içindeki gruplar arasındaki ilişkilerde de bulunabilir.  Bunların barışçıl biçimde düzenlenmesi ancak o etnik Kürt kimliğinin anayasal bağlamda ülkede tanınmasıyla sağlanabilir.

 

Federalizm bir yönetim modelidir.

Federalizm, bir ülkenin farklı bölgelerinin belirli ölçülerde özerkliğe sahip olduğu bir yönetim modelidir. Federal bir yapı, yerel yönetimlere daha fazla yetki verirken, merkezi hükümetin yetkilerini de sınırlar. Bu, farklı etnik grupların, dil ve kültürlerinin korunmasına ve yerel ihtiyaçların daha iyi karşılanmasına olanak tanır.

 

Federalizmin Türkiye'nin Kürt sorununa çözüm getirebileceği öne sürülmektedir. Bu model, Kürtlerin kendi kimliklerini ve kültürlerini korumalarına yardımcı olabilir. Federal bir yapı, yerel ihtiyaçların daha etkili bir şekilde karşılanmasını sağlar ve bu da toplumun genel refahını artırabilir. Ancak federalizm getirdiği fırsatların yanı sıra bazı zorlukları da beraberinde getirebilir. Federal bir sistemde, yerel yönetimler daha fazla yetkiye sahip olacağından, merkezi hükümetin ulusal çıkarları koruma görevi zorlaşabilir. Ayrıca, federalizm demokratik bir toplumun işleyişini karmaşıklaştırabilir.

 

Federalizm, Kürt sorununun çözümü için önemli avantajlara sahip olabilir. Ancak bu modelin Türkiye'de kabul edilmesi, dikkatli bir şekilde düşünülmesi gereken bir süreci de başlatacaktır. Federal bir sistem, yerel yönetimlerin güçlenmesini sağlayarak, halkın daha fazla katılımını teşvik edebilir. Bununla birlikte, ulusal birliğin ve güvenliğin korunması da hassas bir denge gerektirecektir.

 

Sonuç olarak, federalizm Türkiye'nin Kürt sorununu çözme yolunda önemli bir adım olabilir. Bu model, demokratikleşme sürecine katkıda bulunabilir ve Türkiye'yi uluslararası arenada daha rekabetçi hale getirebilir. Ancak federalizmi benimsemek, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını korumak için sağlam bir hukuki çerçeve gerektirir. Kürt sorununun çözümüne doğru atılan bu adım, Türkiye'nin içsel ve dışsal dinamiklerini etkileyecektir ve bu nedenle dikkatle ele alınmalıdır. Federalizm, bir ülkenin ulusal birliğini korurken, farklı kimliklerin ve kültürlerin özgürlüğünü ve kendi kendini yönetme hakkını güvence altına alabilir.

 

Devlet örgütlenmesi ilkesi olarak federalizm

“Federalizm” terimi, antlaşma, ittifak veya anlaşma anlamına gelen Latince foedus kelimesine dayanmaktadır. Genel olarak yetki ve sorumlulukların üye devletler ile oluşturdukları genel devlet arasında bölündüğü bir siyasi düzene atıfta bulunulur. Dikey güçler ayrılığına ek olarak, federal bir sistem diğer siyasi işlevleri de yerine getirebilir: örneğin bölgesel bağımsızlık yoluyla azınlıklar korunabilir ve heterojen toplumlar entegre edilebilir; İdeal olarak, bölgesel ve yerel sorumluluğun güçlendirilmesi siyasette ve katılımda vatandaşların yakınlığını teşvik eder.

Almanya'da, Nasyonal Sosyalist üniter devletin çöküşünden sonra siyasi iktidar yapılarını yeniden düzenlemek ve kuvvetler ayrılığı sistemini güçlendirmek amacıyla 1949 yılında anayasada devlet örgütlenmesi ilkesi olarak federalizm yer aldı. Alman federalizminin ayırt edici özelliği, federal ve eyalet hükümetlerinin yürütme organları arasındaki, zamanla her iki düzeyin yakın entegrasyonuna dönüşen iş birliğidir. Birkaç yıldır federal sistem sürekli bir reform süreci içerisinde; Federal-eyalet mali ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi mevzu şu anda müzakere ediliyor. Almanya'daki reform tartışması, federal sistemlerin yetkinliklerin, görevlerin ve mali kaynakların dağılımının yanı sıra bürokratik düzeyler arasındaki etkileşime ilişkin temel sorularına değiniyor. Federalizm her zaman birlik ile çeşitlilik arasında, karşılıklı bağımlılık ile özerklik arasında bir dengeleyici idari sistemdir.

 

Mevcut federalizm anlayışları hangi kavramsal gelenekleri takip ediyor? Bu soruya cevap ararken yine makalemde kavramsal statükonun ana hatlarını çiziyor, siyasi gerçekliği tanımlama yeteneğindeki sınırlarını inceliyor ve olası alternatifleri tartışıyorum.

 

Kavramsal gelenekler, politik alternatifler

Hangi federalizm kavramı siyasi gerçekliğimizi en güvenilir şekilde yakalıyor? Şu anda Batı modernitesinin normlarına sıkı sıkıya bağlı bir kavram hakimdir. Bilimde ve pratikte federalizm genellikle demokratik anayasal devletin çeşitlilik karşısında özgürlüğü, eşitliği ve azınlık haklarını garanti eden kurumsal bir unsuru olarak anlaşılmaktadır. Ancak terim ilk bakışta göründüğünden daha rekabetçidir. Federal Almanya Cumhuriyeti'nde kurucu bir anayasal prensibi tanımlarken, Amerika Birleşik Devletleri'nde merkezi ve üye devletler arasında devam eden yetki mücadelesini temsil eder. Ve AB düzeyinde, "süper devlet “ten korkan üye devletler arasında çoktan mayınlı bir "F-kelimesi" haline gelmiştir. Bu nedenle federalizm söylemi, yetkilerin iki (veya daha fazla) hükümet düzeyi arasında dağıtımına yönelik bir kurumlar kataloğundan daha fazlasını kapsar. Bağlama özgü deneyimler ve normatif beklentilerle yakından bağlantılıdır. Federalizme dair bu fikir panoraması, sadece günümüz değil, aynı zamanda farklı tarihsel kavramsal oluşumlar da hesaba katıldığında kat kat genişliyor. Federal kavramının ve fikrinin siyasi olarak belirlenmiş, genellikle radikal dalgalanmalara tabi olduğunu anlamak için zengin fikir tarihine birkaç göz atmak yeterlidir.

 

Bu kavramsal çeşitlilik ve belirsizlik göz önüne alındığında, şu anda federal siyaset bilimi ve siyaset dilinin hangi kavramına yöneldiği ve yönelmesi gerektiği sorusu ortaya çıkıyor: Federale ilişkin mevcut anlayışlar hangi kavramsal sözleşmeleri takip ediyor? Peki konu politik gerçekliği yakalamaya geldiğinde bu terimlerin ne gibi avantajları ve dezavantajları var? Aşağıdaki değerlendirmeler kavramsal statükoyu özetlemekte, kavramsal-tarihsel arka planını incelemekte ve olası alternatiflerin yanı sıra siyasi gerçekliği tanımlama yeteneğinin sınırlarını sormaktadır.

 

Federalizm Anayasal ve demokratik mi?

Siyaset biliminde, çoğu Batı modernliği ve Vestfalya devlet sistemi normlarına sıkı sıkıya bağlı olan federal yapılara olan ilgi son zamanlarda arttı. Her şeyden önce, araştırmaların kalıcı olarak kurulmuş devletliğe odaklanmaya devam ettiği dikkat çekicidir: ilgili araştırmamın odak noktası federal devlet yapısıdır - yani çoğul devlet yapılarının tasarımlarının ve performansının analizi. Mevcut federal eyaletlerin kurumsal unsurları ve dinamikleri değerlendiriliyor ve karşılaştırılıyor; bu doğrultuda hukuk bilimleri de anayasaya ve anayasal gerçekliğe odaklanarak kilit bir rol oynuyor. Mevcut federalizm araştırmasının zamansal odağı daha az çarpıcı değildir. Tarihsel ve karşılaştırmalı temsiller bağlamında dahi, federal sistemin modernitenin ya da en azından modern zamanların siyasi bir icadı olduğu defalarca iddia edilmektedir. Ancak Vestfalya devlet sisteminin doğuşuyla birlikte ve ona atfedilen başarılar nedeniyle, örneğin egemenlik, açık sınırlar ve bunun sonucunda temsil edilerek demokratik anayasalar ve federal sistem mümkün ve gerçek bir hale geldi.

 

Son olarak, ikinci unsura, yani demokratik anayasaya odaklanmak önemlidir. Prensip olarak, federal kurumların demokratik süreçler üzerindeki etkisi ikirciklidir; federal prosedürler çoğunluğun iradesinin uygulanmasına ters düşme eğilimindedir ve siyasi gerçeklikte birçok federal sistemdeki üye devletler eyalet çapında engelleyici bir konumdadır, çünkü karar alırken çoğunluk kararları zaruridir. Öte yandan Federalizm, onlarca yıldır teorik olarak demokrasiye oldukça elverişli olarak tanımlanıyor: Gücün kontrolü, koruma ve temsil gibi demokratik değerler Azınlıkların, üyelere eşit davranılması ve girişiminin yanı sıra katılımın teşvik edilmesi de federalizm üzerine yapılan araştırmalarda ön planda kalmaktadır.

 

Federal sistemin özel bir demokratik "ruh" ile karakterize edildiği varsayımı, bir dizi teorisyen tarafından etkili bir şekilde formüle edilmiştir: Federal sistemin erdemleri, etnik ve kültürel grupların tanınması, (...) ulusal azınlık haklarının garanti edilmesi, bir adil güçler ayrılığının kurulması, gelirin eşit dağılımı ve yazılı bir anayasayı hukukun üstünlüğüyle birleştiren, yerel özerkliği teşvik eden anayasal haklara sahip liberal demokratik bir devlet olarak tanımlanabilir.  Açıkladığında bu değerlerin demokratik bir anayasayla bağlantısı özellikle açık bir şekilde ortaya çıkıyor. Merkezi hükümet ile kurucu üyeler arasındaki kuvvetler ayrılığına dayalı bir yaklaşım aslında demokratiktir. Bu koşul, örneğin Sovyetler Birliği örneğinde yerine getirilmemiştir; bu normatif olarak yüklü federalizm anlayışının etkili temsilcilerinin, "gerçek" federal-demokratik sistemleri demokratik olmayan ve dolayısıyla yalnızca görünüşte federal olanlardan ayırmasının nedeni budur.

 

Öncelikle devlet olma, eşitlik ve demokratik değerlere odaklanan bu federal fikri, kurumsal analiz ve normatif açıdan güçlüdür, ancak - birçok mevcut ampirik bulguya ek olarak - bir dizi potansiyel federal olguyu göz ardı etmektedir: konfederal, daha gevşek düzenlemeler, güçlü güç dengesizlikleri ve asimetrilerle karakterize edilen federasyonların yanı sıra devlet odaklı federalizm anlayışını da rahatsız etmektedir. Etnik çatışmaların temelinde ise, çatışan tarafların taleplerinin ötesinde, kim olduklarına ve neye inandıklarına dair derin bir motivasyon yatar. Bu çatışmaların kaynağı, sadece somut isteklerle değil, aynı zamanda devlet içindeki farklı gruplar arasındaki ilişkilerin karmaşıklığından kaynaklanabilir.

 

Bu bağlamda, etnik çatışmaların barışçıl bir şekilde çözümlenmesi için öne çıkan bir öneri, etnik kimliğin, özellikle de Kürt kimliğinin anayasal bir çerçevede tanınmasıdır. Bu tanıma dayalı olarak, etnik Kürtlerin hakları, talepleri ve kimlikleri ülke genelinde resmi bir statü kazanır. Anayasal bir bağlam, etnik grupların haklarını ve varlıklarını koruma konusunda güvence sağlar. Bu öneri, çatışan taraflar arasında uzlaşma ve toplumsal barışın sağlanması için bir temel oluşturabilir. Etnik kimliğin anayasal bağlamda tanınması, toplumun çeşitli kesimlerinin bir arada yaşamasını destekleyebilir ve bu sayede çatışmaların daha etkili bir şekilde barışla çözülmesine katkıda bulunabilir. Bu anlamda, sadece somut talepler değil, aynı zamanda kimlik ve inançlar üzerindeki vurgu, etnik çatışmaların temel nedenlerini anlamak ve çözüm yolları geliştirmek için önemli bir adım olabilir.

 

Not hepinize en derin saygı ve hürmetlerimi ileterek belirtmek isterim ki yazımın üçüncü bölümünde Federal devlete giden yollar konusuna değineceğim.

 

12 Kasım 2023 İstanbul

Empfehlen Sie diese Seite auf:

Druckversion | Sitemap
{{custom_footer}}