Europäisches Institut für Menschenrechte - Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu -
       Europäisches Institut für Menschenrechte- Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu -

Başkan Erdoğan'a sesleniş

Başkan Erdoğan’a seslen

Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

 “Beden ölür, çürür, cana bakın siz.

Kim kiminle yürür, ona bakın siz.

Bırakın dönsün dönme dolaplar,

Haktan-hakikatten yana bakın siz.” Şair Abdurrahman Karakoç

       1.) Yenilgi

23 Haziran 2019 günü gerçekleşen İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığı Seçim sonucu AK- Parti’nin 17 yıllık siyasi iktidarı içindeki en net yenilgisidir. Devlet olanaklarının kullanılarak tutuklu bir siyasiden bile secim kazanmak için medet umanlara verilmiş bir derstir. Öcalan siyaset sahnesini iyi bilen şahsiyet olarak Kürtlere tarafsız kalmalarını önerdi. Onun bu önerisinin hiç bir Kürdün oyunu değiştirmeyeceğini ve aynı zamanda AK-Partiye yüzbinlerce oy kaybettireceğini bilerek O o mektubu yazdı. "Eleştiri" sadece iktidarlara karşı kullanılacak kadar tek işlevli bir araç değildir. Eleştirinin aynaya bakılarak yapılanı da asla ihmal edilmemelidir. Türkiye'nin diğer Ortadoğu ülkelerinden bir büyük farkı da, burada özeleştiri de yapılabilmesi değil midir?

İktidarın her karşılaştığı sorunda, iktidarın yandaşlarının bir çoğu doğruyu cesurca söylemek yerine ‘‘Bu konu hakkında ne söylersem değerli Başkan Erdoğan’ın hoşuna gider’’ hesabı içine girdiler. Başkan Erdoğan'a Yalakalık yaptıkça yükselenler öylesine dalkavukluk kültürüne neden oldular ki, bu herkese örnek oldu. Artık kimse beyefendiye karşı doğruyu söyleyemez noktaya geldi. Değerli Başkan Erdoğan’ın hassas olduğu konuları tespit edip yalakalığa oradan başladılar. Bu bağlamda belirtmek gerekirse İstanbul seçiminin esaslı bir mağlubu var, oda ırkçılar ve dalkavuklardır, çünkü her fısıltıda, her kıpırdamada bakınız "Kürtler anlaştı, bizi satacaklar!" diye mazlum Kürt milleti hakkında "güvenilmez, istikrarsız, kendi iradesi olmayan" türündeki şoven yargılarını yorum diye saçtılar.

  1. Muhafazakar Liderlerin örnekleriyle siyasi hataları

Çok yetenekli olan insanlar bile belli bir güce ulaştıktan sonra, bazı hatalar yapmaya yakınlaşırlar. Özal zamanında ‘’üç önemli hata yaptım.’’ demişti, Birincisi Semra Hanım’a siyasi rol vermemdi, İkincisi Mesut Yılmaz yanlış bir seçimdi, Üçüncüsü Demirel’in siyasi haklarını ben vermeliydim, karşı çıktım, Bunlar hataydı.

Sayın Demirel’in de hatırladığım kadarı ile iki hata itirafı vardı. Birincisi 41’ler hareketini tolere edebilirdim, gönüllerini alabilirdim, ancak sert durdum bu tavrım sonucunda siyasi istikrar bozuldu. Birde Tansu Çiller tercihim demişti.

Sayın Menderes’ten tutun da birçok siyasi aktörün, çok ciddi hata yaptığına tarih sahnesinde şahit olduk ve olmaya da devam ediyoruz, üzülerek söylüyorum ancak bu hatalar bu siyasi liderlerin acemilik yıllarında değil, ustalık yıllarında oluşmuştur, çünkü güç kazanma duygusu farkında olmadan, o liderin kendini özeleştiri duygusunu zayıflatıyor, işte hata süreci de bu noktada başlıyor. Bu hatalar maalesef hatayı yapan kişiden çok, ülkeye kayıplar yaşatıyor ve yaşatmaya devam ettiriyor.

Değerli Başkan Erdoğan da çok ciddi bir hata yaptığını belki de fark etmedi veya edemiyor. Bunu anlatmak için önce bir örnek verecek olursak, Demirel ‘‘41’leri tasfiye ederken bir miktar oy kaybetsek de, doğacak liberalleşme görüntüsü içte dışta o kaybı telafi edici bir destek ve itibar kazandırır bize’’ düşüncesi ile o kararı almıştı, ancak Demirel’in göremediği bir gerçek şuydu, seçmen desteğinde bir gerileme yaşanırsa, bazı önemli ve etkili çevreler de bunu bir zaaf olarak görüp desteklerini gevşetirlerdi. Demirel ve geçmişteki birçok siyasetçi içinde aynen böyle oldu.

3.) Unutmamamız gerekenler

Unutmayın O çevreler zayıf ata oynamaz! Hemen sahneye yeni bir oyun kurmaya koyulurlar, zaten Gezi olaylarında dişlerini gösteren bazı sırtlanlar( İçte-Dışta), Bu oyun kuruculuğuna çoktan hazır bile. AK Partinin içinde Erdoğan‘ sız bir süreç için oyun kurucular, Erdoğan’ı farklı mecralara çekme ihtimalini göz önünde bulundurursak, çok ciddi bir süreç Erdoğan’ı bekliyor demektir. Değerli Başkan Erdoğan unutmamalı ki, Osmanlıda kardeş kardeşi devletin başına geçme uğruna harcıyor ve bu yolda kadrolaşıyorsa neden AK Parti içinde bunlar olmasın’’. Numan Kurtulmuş ve Süleyman soylunun AK Partiye katılımından sonra dönemin başbakanının hatalar yapmaya başladığını görüyordum, kanaatimce o dönem başbakan farkında olmadan siyasi kariyerini harcıyor, acaba kimlerin ekmeğine yağ sürer bilinmez. Başkan Erdoğan son on yedi yılda gayet başarılı bir iktidar süreci yaşadı, bu süreçte ulusal bir devlet yapısına giderken iç dinamikleri yanına aldı, asıl oy tabanına giden dini liderlerden ve İstanbul gibi metropollerde Kürtlerden hep destek gördü, ancak bir anda oyun bozuldu ve Başkan Erdoğan son birkaç yılda hata üstüne hatalar yapmaya ve kaybetmeye başladı, Başkana birileri ANAP’ın zayıfladığı dönemde Ekrem Pakdemirli’nin dediği gibi birileri başbakana akıl mı veriyor sorusu aklıma geldi, Ekrem bey ‘‘Ben araştırdım, bütün cemaatleri toplasan oyu yüzde üç etmez.’’ Demişti ve yanılmıştı. Kanaatim odur ki, başkan Devletçi bir lider hüviyetine bürünme duygularına kapıldı veya kaptırıldı, Sayın Erdoğan’ın işe başladığında sahip olduğu iç unsurdaki dini liderlere bakışı ve onlara yaklaşımı değişti, onları tek tip bir yapıya getirme çabasına büründü, bunu yaptığı bazı TV programlarında farkında olmadan ağzından kaçırdı, birileri buna dikkat etmese de, bu kelimeler dönemin başbakanın bilinçaltında ki düşüncelerinin aslında dışa yansımasıydı.

Dönemin Başbakanı dershaneler konusunda ‘‘Eğitim gibi önemli bir konuyu, bir kesime bırakırsak işte o zaman bunun hesabını bize sorarlar’’ Erdoğan bu söylemi ile aslında şunu der gibiydi, Eğitim işinde Gülen gönüllüleri çok güçlendi bu sürecin önünü kesmezsek işte o zaman bize bunu sorarlar diyordu. Bir düşünelim dönemin başbakanına birileri bunu soracak kadar güçlümü? Yoksa dönemin başbakanı tarihe karşı mı vicdanen kendini sorumlu tutuyor, yoksa Erdoğan’a sunulan yanlış yönlendirmenin vicdan sesimi, bilemem ne var ki bildiğim bir gerçek var o da, yazımın başında dile getirdiğim gibi dönemin başbakanı güç elde ettikçe kendini sorgulamayı bıraktı, Değerli Başkan Erdoğan’ın çevresini saranlar, devletçi ruhu üflemişçesine bir ruh dünyasına büründü.

 4.) Ülkemizdeki kısır döngüler, eleştiriye tahammülsüzlük

Başarılı bir Türkiye, ve dönemin bir başbakanı kısır döngülere sokuldu; dönemin Başbakanı İslam coğrafyasında sevilirken, İslam birliğini sağlayacak lider gözü ile ona bakılırken, hatta dünyayı yönetecek güçlü bir Türkiye’yi oluşturacak bir başbakan gözü ile ona bakılırken, Dönemin değerli başbakanı kısır döngülere sokuldu, eğer dönemin başbakanı güçlü bir İslam birliğini Allah(cc) adına kurmaya kararlı idiyse önce içte birliği bir an önce sağlamalı ve onu masa başında, yanlış yönlendiren kişi veya kişileri, Akabinde Suriye’de 6 ayda sonuç alırız diyerek birçok masum insanların ölümüne sebep olma sürecine dönemin başbakanını sürükleyen, Suriye’ye ordu operasyonunu engelleyerek olayı çıkmaza sürükleyen ve Suriye halkını kurtarma fırsatını yok eden, Türkiye ve Suriye’yi bir çıkmaza sokan kişiler öncelikle Değerli Başkan Erdoğan'a hesap vermelidir.

Ak Partinin yönetim kadrosunda oluşan, eleştiriye tahammülsüzlük Türkiye’nin kritik sorunlarından biri haline geldi. Bu tahammülsüz, eleştirilemez nokta ciddi boyutta artık, bireylerin özel hayatını inceleyecek, fişleyecek ve hayatını etkileyecek noktada. Şahsen bende bilgiye sahip olmayı tercih eden biriyim ancak bu bilgi edinme, terör ve ulusal çıkarları korumak için olması taraftarıyım, görünen o ki halen bazı bürokratlar bilgi edinme alışkanlıklarını eski yönetimde olduğu gibi devam ettirmeyi demokratik zannediyorlar. İktidarın her karşılaştığı sorunda, yandaşlarının bir çoğu doğruyu cesurca söylemek yerine ‘‘Bu konu hakkında ne söylersem değerli Başkan Erdoğan’ın hoşuna gider’’ hesabı içine girdiler. Rahmetli Erbakan’a karşı bile doğruları dile getiren bu ekip, doğruları dile getiremeyecek kadrolara dönüştü, 55 bin TL maaş alan ‘‘Medya gurup başkanı’’, bu maaşı almaya devam etmek için doğruları değil, değerli Başkan Erdoğan ne duymak istiyorsa onu söylemeyi tercih etti. Gazeteciliği bitti. Tetikçiliğe başladı. Üç yıllığına bir milyon liraya sözleşme imzalayan çiçeği burnunda ‘‘Genel yayın yönetmeni’’, muhalifleri bırakın, objektif yazarları biçerken gözünü bile kırpmaz oldu. Başını döndüren sözleşmesi, kıblesini değiştirdi.

Değerli Başkanım üç dönem değil, iki dönem bile siyasi güçte kıble değiştirir ham ruhları. Çıplak maaşları altı bin lira görünen, ancak birden fazla gazetede yazarak çift haneli rakamlar alan, yönetim kurulu üyelerinden huzur hakları ile cebini dolduran, aylık 100 bin lira gelir elde eden danışmanların tek gerçeği, yeni imkânları, Beyefendi’nin hoşuna gidecek şeyleri söylemek oldu. İşte bu ikinci kategoride yer alanlar AK Partinin bütün kadrolarını zehirlemiş durumdalar.

5.) İspatımı!

Onlarca Kur’an Kursu bastıran 28 Şubat’ın Emniyet Genel Müdürü, yalakalıkta sınır tanımayınca ülkenin en önemli kentine vali yapıldı. Geçmişte ‘‘AK-P Kapatılmalı’’ diye yazı yazanlar Değerli Başkan Erdoğan için ölürüm deyince başköşeye konuldu. Başkan‘‘ Erdoğan Kürt sorununu çözemez çünkü entelektüel olarak çapsız’’ diyenler, yalakalık konseptine uyunca yazar oldu, vekil yapıldı. Karısı ile aylık yüz bin lira geliri olan Boğaz’ın yeni sakini, yalakalığı da aşıp talimatsız tetikçiye dönüştü. Yalakalık yaptıkça yükselenler öylesine bir dalkavukluk kültürüne neden oldular ki, bu herkese örnek oldu. Artık kimse beyefendiye karşı doğruyu söyleyemez noktaya geldi. Değerli Başkan Erdoğan’ın hassas olduğu konuları tespit edip yalakalığa oradan başladılar.

Dönemin Doğan Gurubu mu hedefte; vergi cezalarının haklılığından girip Alman Derin Devleti ile bağlantılarına kadar demediklerini bırakmadılar. Cemaat mi hedefte; üç polis bir savcıyla çete, terör kapsamına sokup bitiririz efelenmeleri. Koç mu hedefte; zaten Ergenekoncu, maliyeyle sarsar, el koymalarla bitiririz dayılanmaları. Sonuç olarak imkanlarını kaybetmemek için dalkavuk takımının taklaları kendilerine kazandırıyor. Bu açık ‘‘Mükemmel iktidar’’ ve ‘‘Mutlak doğru’’ hikâyesini satıyor, alıcı da buluyorlar. Ama bu yapılanlar hem ülkeye hem AK Partiye hem de değerli Başkan Erdoğan’a tarihi zararlar verdi ve veriyor.

Oysa değerli Başkan Erdoğan’ın hem Davos’taki duruşu ve 2002 iden bugüne kadarki duruşu ve hassasiyetleri bizi umutlandırmıştı, ancak görünen o ki, dönemin Başbakanının etrafını saran bu ham ruhlar değerli Başkan Erdoğan’a ve ülkeye günümüzde bile zarar verecek çaptalar.

İktidar, halkına güç gösterisi yapmak değildir, halkın çıkarlarını korumak, refahını sağlamak ve geleceğini inşa etmek için bir araçtır, Bir lideri güçlü yapan da budur.

Değerli Cumhurbaşkanım Erdoğan bu ülkenin geleceğini ve halkın refah seviyesini yükseltecek bir şekilde inşa ediniz ve bu ülkeyi, BM in en güçlü ülkesi yapma uğrunda canı gönülden çalışırken, ‘‘Adaletle yönetmek için değil, Adaletle yönetilmek’’ için bir sistem kurunuz. Halkınız bırakın kime veya hangi mihraba yönelirse yönelsin. Önemli olan, Anlı secdeli, takvalı, demokrat, laik bir halka sahip olmaktır, nimeti ile şeref tar olun. Fark gözetmeksizin tüm insanlarımıza sahip çıkalım ve kayan gençliğimizi kurtarmaya vesile olalım, çünkü gençliğimiz kelebekler misali ateşe doğru uçmakta, yapılacak ve düzeltilmesi gereken o denli işler varken, neden halen bazı hataları yaşıyoruz anlam vermiş değilim.

Neden devletin diğer kurumları varken, gazeteciler varken, onların yerine bir doçenti İmralı adasına gönderip onun getirdiği el yazısıyla yazılmış bir mektubun kamu oyuyla paylaşılmasından umut bekliyoruz, bunları 20 Haziran 2019 yaşadık, halen yaşıyoruz bir anlam vermiş değilim.

Ayrıca Hükümlü ve tutukluların ziyaret edilmeleri hakkındaki yönetmeliğinin dokuzuncu Maddesinde herhangi bir hükümlü ile kimin görüşebileceği kanun yapıcı tarafından hukuken düzenlenmiştir. Ülkemizde herhangi bir hükümlü ile önüne gelen herkes görüşemez. Dünyanın en saygın ve kutsal mesleklerinden birisi bilim adamı olmaktır. Bu söylemim bilgi, liyakat, tarafsızlık sahibi, adalet çerçevesi içerisinde vicdanlı, ahlaklı, namuslu, dürüst ve güvenilir bir şekilde bu mesleğini icra edebilenler için geçerlidir.

Başta biz Kürdler olmak üzere insanlarımız çocuklarının terörist olmasını hiç ister mi? İnsanlarımız çocuklarının gazeteci, milletvekili, doktor, hakim, avukat, mühendis olmasını istiyor. Türkiye artık problemlerini demokrasi içinde çözebileceği standartlara kavuşturulmalıdır.

6.) İmralı’dan gelen Mektup ve Durum

Değerli Prof. Dr. Mazhar Bağlı 2009-2015 yılları arasında AK-P MKYK üyeliği yaptı. Halfeti’nin Macunlu Köyü’ndendir. Öcalan da Halfetilidir. Ancak Bağlı ile Öcalan arasında hemşerilikten çok daha öte bir ilişki mevcuttur. Bağlı Öcalan’ın yeğeni denebilecek yakın akrabasıdır. Sayın Abdullah Öcalan’ın teyzesi olan Züleyha Şahin, Mazhar Bağlı’nın yengesi olmaktadır. Mazhar Bağlı’nın dayısı Mehmet Şahin, Abdullah Öcalan’ın teyzesi, Züleyha Şahin’le evlidir. Bira ara yürütülen “Çözülme Sürecini” perde arkasından yöneten isim hiç şüphesiz Öcalan’dır. Sayın Abdullah Öcalan ile AK-Parti ilişkisi farklı parametreler açısından da ele alınabilir.

Öcalan AK-Parti içerisinde kilit noktalara kendini destekleyen şahısların gelmesini de sağlamış olabilir. İnternete düşen ve Öcalan’a ait olduğu iddia edilen ses kayıtlarında Öcalan, “AK-Parti Hükümeti’nin kendisini devletin üç numaralı adamı haline getirdiğini” söylemektedir. Gelinen noktada karşımıza çıkan görüntü nettir. Bana göre, Öcalan’ın bu sözü boş bir iddia değildir. Sözlerinin devlette karşılığı vardır, yoksa Doç. Dr. Ali Kemal Özcan' la devlet Öcalan'i 20- Haziran 2019 günü ve daha öncesinde bir kaç kez görüştürmezdi.       Bana göre Öcalan sorunlarımızın çözülmesi için devlet ve hükümetle çok ince siyasi, felsefi, hukuki ve sosyolojik yol haritası üzerinde çalışmakta ve üçüncü bir yol izlemekte. Bu kapsamda Öcalan’ın en önemli imkânlarından birisi de hiç şüphesiz Prof. Dr. Mazhar Bağlı’dır. Dolayısıyla demek istediğim şudur. Bilim adamlarınıza sahip çıkın. En az peygamberler kadar yaptığı işin kutsallığına inanan bilim insanlarına ülkemizde ihtiyaç vardır.

Önümüzdeki dönemde birlik, beraberlik ve dayanışmaya daha da fazla ihtiyaç duyulacağı bir sürece adım atıyoruz. Dünyada gelişen demokrasi, insan hak ve hürriyetleri temelinde bireysel hakların önem kazanması ve dolayısıyla sivil toplum örgütlerinin etkinliğinin artması ile bu süreçleri iyi değerlendiren bazı gelişmiş ülkeler; milli hedeflerini gerçekleştirmek maksadıyla sivil toplum örgütlerini ve bazı medya mensuplarını etkin bir şekilde kullanmaktadır. Bazı gelişmiş ülkelerin Türkiye'de kendi amaçlarına uygun olarak kamuoyu oluşturma ve karar süreçlerini etkileme çabalarına karşı faaliyet gösterecek sivil toplum örgütleri ile irtibat kurulması, onların milli hedeflere uygun olarak çalışmalarının desteklenmesi zaruridir.

PKK'nın kayıtsız, şartsız silahlarını susturmalı, 2013 nevruzunda Öcalan'ın çağrısı doğrultusunda silahlı güçlerini Türkiye dışına çıkarmalı ve silahla hak arama şekline son vermelidir. Şu artık çok net: Bugün bölgede Türkiye sıkıştırılıyor, Türküyle, Kürdüyle insanımız acı çekiyorsa bunun tek sorumlusu teröre yapanlardır. Şiddet sorunu çözmez. Dolayısıyla Türkiye'de Kürtlerin demokratik hakları veya statüsü için siyaseten ve hukuken mücadele edilmelidir. Demokrasimizin kıymetini bilelim. "Hukukun üstünlüğü" ilkesine, müminlerin Allah'ın ipine sarıldıkları gibi sarılalım. Temel hak ve özgürlüklere hep birlikte sahip çıkalım.

Tutuklu bir insanın cezaevinden siyaset üretmesi, kitleleri etkilemesi Türkiye şartlarında mümkün değildir. Malumunuz Sayın Abdullah Öcalan'ın el yazısıyla yazdığı 18 Haziran 2019 tarihli mesajının ne seçmenler üzerinde nede Kürtler üzerinde hiç bir etkisi olmadı. Bu ortamda kimse medeni cesaret gösterip söylemez. Ama ben her şeyi göze alarak söylüyorum. İmralı'da tutuklu bulunan Abdullah Öcalan özel bir afla serbest bırakılmalı veya Ev hapsine alınmalıdır. Zaten AHİM içtihatlarına göre müebbet cezası almış olanlar on beş yıl ceza yattıktan sonra serbest bırakılmalılar.

Devletin çatısı altında siyasal egemenliğin değil ama yönetim yetkilerinin bir bölümünün yerel seçilmiş temsili yapılara devredilmesi Öcalan'ın ileri sürdüğü demokratik özerklik düşüncesidir, bu düşünce ne kurumsal ne de teorik manada tamamlanmış bir model ve süreç değildir. Devletin merkezi idari yapısına karşılık, benzer özelliklere sahip illerden oluşturulacak özerk bölgelere dayalı bir adem-i merkezileşme modeli olan demokratik özerklik etnik ve dinsel öğelerden arınmış yeni bir vatandaşlık talebiyle bir çok kültürlü toplum modeli olarak irdelenebilir.

AK-Partinin ülkenin yönetimi ile ilgili iddia taşıyan dava adamlarına, Kürt meselesini çözen, çözüm reçetelerine ihtiyacı var.

Ülkemiz 24.06. 2018 den itibaren Başkanlık sistemiyle yönetilmeye başladı. Dolayısıyla büyük kentler yeniden yapılandırılmalı. Kalabalıklaşan metropoller artık klasik idarelerle yönetilemez. Büyük şehir belediyeleri birleştirilerek dokuz Bölge belediye başkanlığı kurulmalı. Örneğin dünyanın en güçlü ekonomisine sahip olan Çin'de, 23 eyalet, 5 özerk bölge ile 2 özel statülü il bulunuyor. Büyükşehirler artık merkezi idarelerle yarışan mega projeler geliştiriyorlar. Dolayısıyla ülkemizde de şehir yönetiminin başkanlık sistemine uyumlu hale getirilmesi için modern düzenlemeler yapılmalı.

Değerli Cumhurbaşkanım Erdoğan, haddimi aşarak görüşlerimi şeffafça bu vesileyle belirtmiş oldum, belki de size akıl vermiş oldum ancak dost acı söyler, başka bir alternatifim yoktu. İşlerinizde başarılar dileyerek, en derin saygı ve hürmetlerimi sunuyorum.

Hak şerleri hayr eyler
Zan etme ki ğayr eyler
Ârif ânı seyr eyler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

 

 

Empfehlen Sie diese Seite auf: